29 4 / 2013

Takım tutmuyorum

Bir hobim yok

Bir şeyin koleksiyonunu yapmıyorum

Bir başıma ne yapılır bilmiyorum

Evde zaman geçiremiyorum

Yani tam anlamıyla bir modern insan çıkmazındayım.

Aslında varolmaması gereken bir nesilin sadece küçük bir yansımasıyım.

05 4 / 2013

Kızının adını Özgür koyarsan ondan normal şeyler bekleyemezsin. 

Ondan sarma sarmasını, haroşe bilmesini, vilada suyunu değştirmesini bekleyemezsin. 

28 3 / 2013

Hep böyle olur hayatta. Zayıflamaya başladığınızda her şey üst üste gelir.
Yatmadan geçmez diyorlar ama yattığım yatağı bile kabullenemiyorum ben bu şehirde. Hiçbir yeri, hiç bir şeyi bana ait değil taşı toprağı altın şehrin. İçine girdiğim hangi şehri kabullenebildim ki zaten. Benim sorunum da bu sanırım. Hayalini kurduğum yerlere aitim ben ve biraz da geçmişe.
Tanıdık insanların arasında yeni sesler arıyorum ve yeni seslerin içinde kulağımda hep tanıdık sesler.
Bir sabah uyanıp çok alıştım diye kaçan da benim, bu yerleri hiç tanımıyorum diye korkup tanışlara ihtiyaç duyan da. Ne istediğini bilmemek benim sınavım.
Yeniye ve eskiye aynı anda özlem duyabilmenin verdiği kafa karışıklığı sadece bu.
Bir futbol takımına, bir müzik grubuna bile aşırı duygular beslemekten yoksun olmanın krizlerini bilirim. Bu marjinallik filan değil, bunun tam adı sevmeyi bilmemek.
Sevmeyi bilmeyen insanların başına neler geldiğini hepimiz çok iyi biliriz. Benim başıma gelenler de bunlar işte, sadece hastalıkta, sağlıkta olduğundan daha fazla düşünüyorum o kadar.

25 3 / 2013

Hayat bu kadar garip olmasaydı çekilmez olurdu. 

Beş sene sonra öylesine görüştüğünüz insanlar olsun etrafınızda, beklentisiz hafta sonları geçirin, tüm gün uyuyun, geberene kadar için.

13 3 / 2013

Bazı şeyler elinde olmadan gelişir ve geri dönüşün olmaz. Bazı şeyleri değiştiremezsin sadece alışırsın. Yer etmesine izin veririsin ve öyle yaşamaya devam edersin sadece. Unutmak fiziksel olarak imkansızdır çünkü.

Bazen kendi kendime konuşurken yakalıyorum kendimi. En çok da sessizlikteyken… Kendi sesimi duyup irkiliyorum. Sessizlikte insan kendi kendiyle konuşmaya başlar. Bu yüzden sessizliğe, yalnızlığa tahammül edemiyorum. Benim kendimle konuşacak bir şeyim yok çünkü. 

Ben hep böyleydim sanırım, ya da üç yaşından sonra böyle oldum. İnsanın babası üç yaşında öldüğünde yetim kalmıyormuş, ben yetim bile kalamadım. Babam yoktu ve sanki hiç olmamıştı, yani ne bileyim öyle biri hiç yaşamamış gibiydi. Bir insanın olması için en az iki kişi gerektiğinden ben içimdeki o boşluğu hiç dolduramadım. Boş bıraktım ben de, bomboş öylece kaldı orası. 

Duygusuz olduğumu düşünen sayısı fazlalaştıkça, duygusuz olduğumu kabul etmek zorunda kaldım. Dedim ya bazı şeyleri değiştiremezsin, kabullenmek iyi bir seçenektir o an için. Hiçbir şey hissetmediğime inanıyorum ben artık… Birileri doğuyor, birileri ölüyor, birileri öylece durduk yere bir şeyler yapıyor, ben karşılık veremiyorum. Doğumlara sevinemiyorum çünkü olması gereken o gibi geliyor. Yani ilk doğan o değil ki, herkes doğdu, bu kutlamalık bir özellik değil. Ölenler için birazcık hüzünlenebilyorum sadece, o da toplum normları hatırına. Herkes ölecek çünkü benim tanıdığım bir sürü kişi öldü mesela… Olması gereken şeyler bunlar. Öldürülenlere üzülüyorum ama içten içe, bunu isteyerek yapabiliyorum. 

Yirmi beş yaşında olduğum da söyleniyor ama ben üçten sonrasını hatırlamıyorum. O kadar sayabiliyorum. Zaten bir şey olduğunda hep üçe kadar sayarım ben. Üç benim için yeterli bir rakam.  Üç yaşındaki halimden pek de farklı değilim aslında. Biraz uzadım ve kilo aldım onun dışında hayatımda değişen bir şey olmadı, hala boşluğum öylece duruyor, insanlar da o boşluğa bakıp duygusuz diyor, o zaman da doktor bakıp duygu katılması demişti. 

13 3 / 2013

“Ben çocukken o kadar sessiz ağlardım ki, bazen kendim bile fark etmezdim ağladığımı.. Çoğu zaman gölgelere saklanırdım. İnsanların içine cıkınca da hep şirin, o bası okşanmak istenen sevimli kız olurdum. Ben hep kendimi nasıl sevdirebilceğimi düşündüm. Hiç kimsen yoksa kendini sevdirmek zorundasındır.
Babalarından şikayet eden kızları can kulağıyla dinlerdim hep. Benim kavga edecek bir babam olmadı, bana bağırıp çağıracak sonra da pişman olduğunda gelip ne diyeceğini bilemeyecek bir babam olmadı. Giydiklerime karışan bir babam olmadı. Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri, dinlediğim müzikleri gizlice kontrol eden bir babam olmadı. Eve 5 dakika geç kaldığımda başıma bir iş gelmiş olabilceğini düşünen bir babam olmadı. Erkek arkadaşım olduğunu öğrendiğinde dünyası basına yıkılan bir babam olmadı. Çevremin beni kötü yola düşürmeye çalışan adamlarla dolu olduğunu düşünen bir babam olmadı.
Bütün kızların vardı kavgalı olduğu bir babası… Ve hepsi bütün o kavgalardan sonra dönüp yine barışmışlardı babalarıyla. Birbirlerini anlamış, her şeyi affetmiş, eski günlere dönmüşlerdi. Çünkü bir kızın kalbi her zaman babasına aitti. Babanın kalbi de kızına…
Benim hiç kalbim olmadı…”

Şule Ç.

07 3 / 2013

- Alo kuzen ya sen Porno’yu sevdin mi?

- Neyi ne yaptım mı sesin gelmiyor?

- Kızım ajanstayım. Ya geçen gün aldım dedin ya Porno lan Porno. Sevdin mi onu nasıl.

- Lan sesin gelmiyor. Ne diyon?

- Irvine Welsh’in Porno’su diyorum. Sevdin mi dili nasıl? (Ses yüksel)

- Ha evet güzel ya Chuck gibi değil dili beğendim ben.

- Tamam kapat hadi. (Telefon kapan)

Ajanstakilerle tek tek bakış. 

- Ehem Porno bir kitap ismi, yeni çıktı hani. 

- Hı hı evet anlıyoruz.

07 3 / 2013

Tuhaf adamlar acayip zamanlarda lazim olur.

Yanılmıyorsam Murat Menteş’in bir sözüydü. Okuyunca doğruluğuna tüm kalıbımı basmıştım.

İnsanlara ihtiyacımız vardır. Yaşamak için bile adını sanını bilmediğimiz milyonlarca insanın desteğini alıyoruz aslında ama konu bu değil. Konu neden saçma sapan konularda akıllara ilk gelen isimin nüfüs cüzdanımda yazıyor olması.

Uykumdan şöyle bir telefon görüşmesiyle uyandığım olmuştur;

- Köpekler sevişirken kilitlenmiş.

-Su döktünüz mü?

- Hayır, ne zaman geleceksin okula?

-Dersim yok uyuyordum. Kalkıp geliyorum. Siz de su dökün.

Kalkıp gitmişliğim de gerçektir. Veterinerlikle de alakam yoktur.


04 3 / 2013

Vücudunda birden fazla dövmesi olan insanlardan düzenli hiç bir şey beklenmemelidir. Ayıptır çünkü.

İlk dövmemi lise mezuniyetimin ertesinde yaptırmıştım. Ankara’da bir yaz günüydü ve bolca alkol mevzu bahisti. Bahsi geçen sadece alkol de değil, benim artık bir dövme yaptırmam konusunda da hem fikirdik. O zamanlar Atatürk dövmesi modaydı -moda olduğu kadar da ucuz- ve benim cebimde alkolden son dakika kurtardığım harçlıklarım sol yanımda da kuzenim. 

İkinci dövmem üniversitenin herhangi bir yazıydı. Bolca özlem yüklüydüm. Yine çok sıcaktı hava ve dövmeci koltuğunda elimde birayla oturuyordum. En sevdiğim kitap kapağını seçip, bacağıma işletmeye karar vermem 5 dakikamı bile almamıştı. Sol yanımda  Pan vardı o günden sonra. 

Üçüncü, dördüncü ve beşinci dövmem gecesinde çok içilen bir sabah vuku buldu. Üniversitedeydim ve çok o sevdiğim adam ülke değiştirmişti. Mutsuzluğumu sezemeyecek kadar şaşkındım. Soluğu tanımadığım bir adamın evinde alıp önce boynumu emanet ettim hepatitin alfabesine yuva olabilecek iğne ucuna. O kadar berbat görünüyordu ki hayat “La vita e bella” yazarsam düzelecek gibi geliyordu. Sonra ensemden küçük bir kedi yürüdü. Artık sol yanımda Pan’a yoldaşlık yapan “Chat Noir” tüm kibiriyle kuruluyordu. 

İlk dövmeden sonra zaten hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Vücud renginin düzenini, dümdüzlüğünü kırıp geçtikten sonra kredi kartlarının da telefon faturalarının da doğum günlerinin de anlamı birer birer kırılıyor. İkinci dövmeyi yaptırdığında düzenli olan her şey için artık çok geç oluyor. 

Pişmanlık mı? Bir yerden sonra hissetmiyorsun bile.

27 2 / 2013

“Gitme.” demiyorum sevgilim, hobi olarak gene git
Hatta Ayı Yogi olarak git, KOBi olarak git mesela, kredi al
Yüzde on büyü, değişiklik olsun
Gitme yani bak, hobi lazımsa, ben olurum hobi
Gitme, bir daha söylemeyeceğim.

-Bahadır Cüneyt Yalçın